Turkiyede Yabancılasma

Türkiye'de Yabancılaşma

TÜRKİYE’DE YABANCILAŞMA

Yabancılaşma, birey veya toplumun kendi kimlik algısı içinde bulunduğu sosyal veya siyasal çevrenin değer ve yargıları ile kurduğu ilişkinin kopuşunu ifade eden çok boyutlu bir kavramdır. Marx, Durkheim, Weber, Fromm ve Erikson gibi düşünürlerde farklı görünümleri olsa da ortak nokta, modernleşme süreçlerinin insanı hem özne olmaktan uzaklaştırması hem de onu anonim yapılara bağımlı hale getirmesidir.

Türkiye’de yabancılaşma, batıcılık ideolojisi temelinde sürdürülen modernleşme pratikleri, özellikle 1980 sonrasında yaşanan hızlı ekonomik dönüşümler ile siyasal sistemin toplumsal katılımla kurduğu ilişki doğrultusunda biçimlenmiş  psikolojik boyutu ağır basan tarihsel bir olgudur. Türkiye’de yabancılaşma, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Devlet-merkezli modernleşme pratikleri, hızlı kentleşme, neoliberal piyasa düzeni, siyasal kutuplaşma ve medyanın dönüşümü, birbirini besleyen dinamikler olarak çalışmaktadır.

1.      1923-1950 Dönemi (Cumhuriyet modernleşmesi ve kültürel mesafe)

Milli mücadele sonrası Cumhuriyetin ilanıyla birlikte girilen yeni iktidar sürecinde yeni bir ulus inşası sürecine girilmiştir. Bu süreç sekülerleşme temelli olarak devletin organlarını dizayn ederken eğitim ve hukuk alanındaki düzenlemelerle din-gelenek örüntüsünde oluşmuş önceki kimliğin yeni bir kimlikle yer değiştirmesini hedeflemiştir.

Bu köklü değişimler, sonuç almaya yönelik hızlı ve sert pratiklerin de etkisi ile kimi zaman mevcut kültür ile devletin kurucu tahayyülü arasında uçurumsal bir mesafe doğurmuştur.

Bu mesafe özellikle azınlıklar ve batı ile entegrasyonu savunan kesimler için ilerleme ve özgürleşme anlamına gelirken, diğerleri için gelenek, din ve yerel aidiyetlerden kopuş şeklinde bir anlamlandırmaya dönüşmüştür. Böylece batı temelli bir ulus inşası pratikleştirme kavramı olan modernleşme ve kalkınmayı iktidar-ulus ilişkisinde kimliklendirme projesine dönüştürmüştür. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde “yabancılaşma” böylece iktidar pratiği ile toplumun hafızası arasındaki gerilimden beslenen zaman içerisinde yoğunlaşan bir tarihsel sürecin öznesine dönüşmüştür.

2. Kırdan kente göç ve sınıfsal yabancılaşma

Türkiye’de 1950’lerden itibaren hızlanan iç göç 1980’lerde ulusal ve uluslararası gelişmelerden de beslenerek Türkiye’de yeni bir sosyo-ekonomik yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kırsaldan büyük şehirlere taşınan kitleler, bir yandan geleneksel dayanışma ağlarından uzaklaşırken diğer yandan kente dayalı piyasa ilişkilerinin güvencesiz doğasıyla yüzleşmiştir. Bu süreçte, Marx’ın  ifade ettiği “emeğe yabancılaşma” kavramıyla izah edilebilecek şekilde; yapılan işin anlamının kaybolması, üretimin ancak küçük bir parçasına hâkim olabilme, güvencesizlik ve görünmezleşme gibi birey ve toplum üzerinde önemli etkilere neden oldu. Bu durum kırsaldan kopan bu kitleler açısından “ne geldiği yere, ne de gittiği yere tutunabilme hali açısından, iki yönlü bir aidiyet kaybına neden olmuştur.

3. Devlet–toplum ilişkisi ve siyasal edilgenleşme

Türkiye’de yabancılaşmayı yaratan bir diğer önemli faktör de siyasal alandaki gelişmeler kaynaklıdır. Türkiye’de siyasal alan neredeyse günümüze kadar iktidar yapısı içerisinde olan zinde güçlerin aktif toplumun ise pasif edilgen bir durumda kaldığı bir yapıyla ilerlemiştir. Toplumsal yapının kendi iç dinamikleri ile mobilize olduğu süreçlerde askerî müdahalelerin olağanlaşması, demokratik katılım kanallarının daraltılarak, vatandaşlık pratiklerini itaat–rızâ eksenine yönetilmesine hizmet etmiştir.

Bu durum, Durkheim’ın “anomi” kavramıyla ilişkilendirilen normların belirsizleşmesi, siyasal alanda güvensizlik, nasılsa değişmeyecek duygusuna yöneltmiştir. Bu durum toplumsal yabancılaşmayı derinleştirerek vatandaşın kamusal meselelerin öznesinden nesnesi veya seyircisi konumuna itilmesini sağlamıştır.

4. Neoliberal dönüşüm, tüketim kültürü ve kimlik

1980 sonrası Özal’ın liderlik ettiği ANAP hükümetinin hayata geçirdiği neoliberal politikalar, Türkiye’de piyasa ekonomisini güçlendirmiştir. Bu dönemden itibaren özelleştirme, esnek istihdam, borçlanma, yüksek enflasyon yaygınlaşmıştır. Piyasa ekonomisine geçişle birlikte medya aygıtlarının da yoğun olarak kullanıldığı bir teşvik kanalıyla tasarruf kültüründen tüketim kültürüne hızlı bir yöneliş olmuştur. Bu süreçte statüye dayalı rekabet, performans baskısı, görünür başarı ideolojisi üzerinden yeni bir kimlik dili kurulmuştur. Bu yeni dil Fromm’un “sahip olmak” merkezli olarak ortaya koyduğu kimlik eleştirisini kıymetlendirmektedir. Buna göre birey, değerlerini ve aidiyetini tüketim nesneleri üzerinden kurmaya başlar. Böylece yYabancılaşma, yalnızca ekonomik değil; anlamsal bir boşluk olarak da kendini inşa eder. 

5. Kutuplaşma, kimlik siyaseti ve ortak kamusal alanın daralması

Sovyetlerin dağılması ile birlikte ortaya çıkan yeni uluslararası kırılgan süreç, uluslararası yapıların etkisinde olan ulusal yapıların da etkilenmesini sağlamıştır. Bu dönemde de kimlik siyaseti, etnik, mezhepsel ve ideolojik ayrımları keskinleştirerek siyasi aktörler tarafından beslenen “biz–onlar” dilini güçlendirerek ortak kamusal alanı zayıflatmıştır. Bu koşullarda uzlaşıya dayalı ulusal aidiyet, ortak paylaşılmış bir gelecek ülküsünden ziyade, saldırgan-savunmacı bir kimlik bilinci yaratılmıştır. Böylece toplum, kendi iç bütünlüğüne yabancılaşmıştır. 

6. Medya, bilgi ekosistemi ve gerçeğe yabancılaşma

Özelleştirme sonrası medyanın ticarileşmesi ve siyasal kutuplaşmaya eklemlenmesi de yabancılaşmayı sağlayan önemli bir faktöre dönüşmüştür. Bilginin üretilmesi ve yayımında oluşan tekelleşme-kutuplaşma  hayali veya seçilmiş gerçekliklerle belirlenmiş bir gündem üretmiştir. Algoritmalar ve belirli yapılara ait sosyal medya platformları, propagandaya açık yankı odalarının oluşmasını sağlamıştır. Bu durum bir yandan doğrulama pratiklerini zayıflatırken diğer yandan duygusal mobilizasyonu güçlendirmiştir.

Birey, yaşadığı deneyimle maruz kaldığı söylem arasındaki uyumsuzluğu çözemediğinde, gerçeğin kendisine yabancılaşır. Bu da demokratik tartışma kültürünü aşındırır. 

Sonuç:

Türkiye’de yabancılaşma bugün siyasal apati (ilgisizlik, umutsuzluk), kurumsal güvensizlik, anlamsızlık ve tükenmişlik duygusu, güvence yoksunluğu ve gelecek kaygısı, kimlikler arası çatışma şeklinde gözlemlenmektedir.

Tüm bunlarla birlikte sivil toplum, yerel inisiyatifler, gönüllü dayanışma ağları ve kültürel üretim alanlarında ortaya çıkacak yeni hareketler, eleştirel eğitim ve medya okuryazarlığı yabancılaşmaya karşı katılım ve dayanışma odaklı karşı-pratikler üretmektedir. Başka bir deyişle, birey ya da toplumum bir özne olarak yeniden inşası yabancılaşmaya karşı önemli bir panzehir olacaktır.